BAHANECİLİK
‘Bahane’, ileri sürülen, yerinde olmayan sebep ve uygun düşmeyen özre denir. Bahane’nin içeriğinde verilen işi yapmamayı sebepler üreterek, yalan dahi söyleyerek üstünden atmak vardır.
İnsanoğlu, önünde sayısız gibi duran günlere güvenerek; işleri, çalışmaları, hepsinden önemlisi bazı kulluk görevlerini, ibadetlerini erteliyor; sonraya, yarınlara bırakıyor ya da geciktiriyor. ‘Acelesi yok, daha vaktimiz var’ diyor. Böylece keyfî işler, eğlenceler, boş vermeler, oyalanmalar, eften-püften meşgaleler ağır basıyor. Örnek olarak diyelim ki: gerekli olan bir işe, faydalı ve hayırlı olan bir çalışmaya başlanacak yahut kulluk görevlerinden biri îfa edilecek. Fakat içimizden bir ses şöyle diyebilir: ‘Ah, şu anda keyfim hiç yerinde değil, bir şey yapamam!’ ‘Hele şu elimdeki işleri bitireyim, sonra bakarım o işlere.’ ‘Daha buna vakit var, başka zaman yaparım!.’ Yahut mesela, ‘belki şu anda ilginç bir şeyler gösteriyordur’ diyerek televizyonu açtırabilir keyfîlik insana. ‘Daha çok vaktimiz var, şöyle biraz dolanayım’ da dedirtebilir. İşte bunlar, kaçamak ifade eden bahanelerdir. Her biri düpedüz işten kaçmadır. Eğer kendimizi bu şekilde keyfimizin kölesi yaparsak, vicdanımızı rahatlatmak için buna benzer bahaneler uydururuz.
İyi bilmemiz gerekir ki: İnsanı tembelliğe teşvik eden (veya tembelliği insana güzel gösteren) nefse fırsat verme zaafının, başka bir tabirle keyfe göre hareket etmenin, onun kölesi olmaktan başka bir anlamı yoktur.
Aynaya bakıp ileri sürdüğü bahaneler ne kadar ince ve kibar olursa olsun, kişi bunların aslında aynadaki başına kendisi tarafından indirilmiş birer tokmak ve sonunda meydana gelecek şeyin kendi kendine yenilgi olduğunu bilir de bildiği halde susar ya da bir özür ileri sürmeye mecbur olur.
İnsan nefsi fedakârlıktan, bir dava uğruna vaktini, malını ve canını vermekten kaçmak için en inandırıcı bahaneleri imal etmekte çok ustadır, insan bazen otuz yıl sonra yapacağı bir işin veya yiyeceği bir gıdanın yatırımını şimdiden yapar da akşama yiyecek ekmek bulamayan çaresizleri görmez. Sebebini sorarsanız cevap hazırdır: ‘Ben de geçim sıkıntısı içindeyim.’ Hasta yavrusuna aspirin alamayan babanın derdi de geçim sıkıntısıdır, oğluna yeni model araba alması için para arayan babanın derdi de geçim sıkıntısıdır. Bu ikisini ayırmak için zalim nefsi devreden çıkararak düşünmek lazımdır. Nefis bu iki sıkıntı arasında hiçbir fark görmez. İnsanı nefsin bu zalim pençesinden kurtarmak gerekiyor. Nefsin hâkimiyeti altına giren insan başkasına vermemek için akıl almaz bahaneler bulur, ihtiyaçlar icat eder. Ve öyle korkutur ki yıllarca rahat bir hayatı yaşatacak imkanlara sahip olan insan ertesi gün aç kalacak dilenecekmiş gibi bir duygunun esiri olur. Elini cebine sokup bir kuruş çıkaramaz.
Ayeti kerimelerde cihad ibadeti karşısında bahane üreten insanların durumu şu şekilde anlatılmaktadır:
"Allah yolunda cihad edin" diye çağırıldıklarında " Biz cihadı bilmiyoruz" gibi bahaneler uydururlar.” [1]
“Cihad’dan geri kalmak için sıcağı, soğuğu, benzeri şartları bahane olarak gösterirler” [2]
“Kendi canlarını Allah'ın emirlerinden, Peygamber'in getirdiği dinden daha çok severler.” [3]
“Savaşa çağırıldıklarında insanlardan Allah'tan korkar gibi korkmaya başlarlar. Hatta daha çok korkarlar. Kimisi "Bize niye savaşı farz kıldın? Bize bir süre daha izin versen olmaz mıydı" diye sorar.” [4]
“Bedevilerden özür bahane edenler, kendilerine izin verilsin diye geldiler. Allah'a ve Resulüne yalan söyleyenler de oturdular kaldılar. Bunlardan kâfir olanlara acıklı bir azap isabet edecektir.” [5]
“Allah yolunda bir görev söz konusu olduğunda, başkalarını siper ederek sıvışıp kaçarlar.” [6]
“Zorlu mücadele zamanlarında evleri, barkları, çoluk çocukları, hep kendilerini bekleyen görevlerin önüne çıkar.” [7]
“Cihâda gidenlerin bir daha geri dönmeyeceğinden endişe ederek, güya kendi canlarını kurtarmış olurlar. Oysa bu, her şeyin Allah'ın takdiri çerçevesinde cereyan ettiğine inanmamaktan doğan kötü bir zandır.” [8]
“Cihada çağırıldıklarında ağır ağır davranırlar. Kalpleri şüpheye düşmüş, kuşkular içinde bocaladıkları için cihâda çıkmamak için izin isterler. Savaşa çıkan müminlere ölüm, hapis gibi bir musibet geldiğinde "Allah bana ihsan etti de onlarla beraber olmadım" diye sevinirler. Kimisi de "Bizim gibi yapsalardı başlarına gelmezdi" der. Şayet cihada çıkarlarsa müminler arasında bozgunculuk çıkarmaya çalışırlar.” [9]
“İslâm'ın iyi gününe üzülür, zor gönünde sevinir ve ‘Tedbirli davranmakla övünürler” [10]
“Kendileri cihaddan kaçtıkları gibi diğer müminleri de alıkoymaya, bir düşman baskısında da iç fitne çıkarmaya çalışırlar.” [11]
Bütün bu durumlar sebebiyle Allah Teala, insanları kendi yolunda hiçbir bahane üretmeden mücadele etmeyi emretmektedir. Bu hususta Allah Teala müminleri ilgilendiren ‘muamelat’ (sosyal) işlerinde müminlerin bahane üreterek izin istemesini yasaklamıştır. “Müminler ancak, Allah'a ve Resûlüne gönülden inanmış kimselerdir. Onlar o Peygamber ile birlikte sosyal bir işle meşgul iken ondan izin istemedikçe bırakıp gitmezler. (Resulüm!) Şu senden izin isteyenler, hakikaten Allah'a ve Resulüne iman etmiş kimselerdir. Öyle ise, bazı işleri için senden izin istediklerinde, sen de onlardan dilediğine izin ver; onlar için Allah'tan bağış dile; çünkü Allah mağfiret edicidir, merhametlidir. (Ey müminler!) Peygamberin davetini, aranızdan bazınızın bazınıza daveti gibi zannetmeyin. İçinizden, birini siper ederek sıvışıp gidenleri muhakkak ki Allah bilmektedir. Bu sebeple, O'nun emrine aykırı davrananlar, başlarına bir bela gelmesinden veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.” [12]
Allah Teala müminleri ilgilendiren bütün işlerde mücadele ederken izin isteme alanı oluşturmuştur. Ancak izin isteyenler için Allah Resûlünün ayrıca dua etmesini, bağış dilemesini emretmektedir. Çünkü müminleri ilgilendiren işlerde izin alınamayacağını ortaya koymaktadır. İzin alarak giden ve bağışlanma için dua edilen kimseler yine de buna güvenmemelidir. Acı bir azabın onlara isabet etmesinden de sakınmaları gerekmektedir. Bu yüzden bugün bir dava uğruna mücadele eden Müslümanların işlerine bahane üretmeden yardım etmeliyiz ki kurtuluşa erelim.
Kuran-ı Kerim infakı emrediyor ve onu kabul etmek istemeyenlerin itirazlarını da açıkça çürütüp reddediyor. Kendisinden bir şey istenenin, bu ricayı ‘Allah versin’ sözleriyle red edişi az rastlanan bir hal değildir. Bunu telaffuz edebilen kişi acaba kendisinin Allah yolundan muaf ve müstağni olduğunu mu düşünüyor? Yoksa Allah (c.c.)'ın onu kendi yolunda bir hayra vasıta yaparak nasiplendirmesine ihtiyacı olmadığını mı sanıyor? Yapabileceği bir şey ondan istenince bunu reddetmek için Allah (c.c.)'ı bahane gibi öne sürme yetki ve cesaretini nereden alıyor?
Tilki bile tuttuğu horozu yemek için bir bahane arayıp: ‘Senin sabahları ötmendeki gayen halkı uyandırıp beni yakalatmak değil miydi?’ diyerek başını koparırmış. Kurnaz ve dikkatli kin güdenlere rakiplerini helake düşürmek ve tembel ve yalancı dostlara yardımdan kaçınmak için bahane, büyük bir sermaye olabilirse de bunun hiçbir kârı yoktur. Kâr ancak doğru söyleyip doğru gitmekte ve hileyi kendine düşman bilmektedir.
Her şeye bir bahane bulan üstad, öğrenci ve çırak yetiştiremez. Her yapılan şeyi kusurlu gören, gönül azabından kurtulamaz ve zamanla söz ve davranışları etkisini kaybeder.
Bu yüzden iman ve İslâm'da şüphe, bahane ve taviz yoktur. Bir insanın, Kur'an ve sünnetle ortaya konan İslâmi hayat tarzından uzaklaşarak iman insanı olabileceğini ve müslüman kalabileceğini söylemek, çağdaş çelişki içeren şeytânî bir yargıdır. Yaşanmayan bir dinin, sözde kalacağı da herkes tarafından bilinen bir gerçektir. Bu yüzden Yüce Allah, iman insanına şu uyarıyı yapmaktadır: "Ey iman değerine erenler, derin bir duyarlılıkla Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun; Müslüman olmanın dışında bir hal üzere sakın can vermeyin." Sağlam ve kâmil iman, kendini zor zamanda bile salih amel şeklinde gösteren imandır. Tam iman sahibi olmanın gerekli şartı ise, her durumda Allah (c.c.)'a bağlı kalabilmektir.
[1] Ali İmran sûresi, 3/166.
[2] Tevbe sûresi, 9 /81.
[3] Tevbe sûresi, 9/120.
[4] Nisa sûresi, 4/77.
[5] Tevbe sûresi, 9/90.
[6] Nur sûresi, 24/63.
[7] Ahzap sûresi, 33/13.
[8] Fetih sûresi, 48/11–12.
[9]Tevbe sûresi, 9/45–47; Nisa sûresi, 4/72; Al-i İmran sûresi 3/166–168.
[10] Tevbe sûresi, 9/50.
[11] Ahzap sûresi, 33/14–18.
[12] Nur sûresi, 24/61–62.